Bu yazı, benim için sadece bir kabul ediş yahut çekilen bir yenilgi bayrağı değil; kendi kimliğimin, içsel sorgulamalarımın beni taşıdığı o son zirve olacak. Hayatımın neredeyse bütününü oluşturan "Fizik ne anlama geliyor?" sorusunun zihnimde böylesine yankılanması, aslında çocukluğumda büyük bir tutkuyla bağlandığım, beni heyecanlandıran şeylere karşı zamanla hissizleştiğimi, o saf heyecanı yitirdiğimi fark etmemle başladı. Her şeyin kökünde, kaybedilen o merak duygusunu ve anlamı yeniden bulma çabası yatıyordu.

Peki, onca yılın ardından fizik gerçekten ne anlama geliyor? İnsanlara anlatmak istediğim ilk şey, fiziğin bir kimyacının veya bir biyoloğun çoğu zaman temas etmediği, çok daha farklı, köksel bir zemine sahip olduğu. Günümüze baktığımızda tuhaf bir yanılsama var: Kesin olan şu ki, herkes her şeyi biliyor(!). Herhangi bir popüler bilim sayfasının tüm varoluşunu, tüm ekmeğini fizik ve astronominin ihtişamından çıkardığı aşikâr. Ancak tam da burada çok temel, paradoksal bir sorun karşımıza çıkıyor. Bir yüksek enerji fizikçisi evrenin temel parçacıklarını incelerken, astronomi konusunda tamamen cahil kalabiliyor; çünkü kullandıkları diller ve metotlar birbirinden tamamen kopuk. Çok sık karşılaştığımız bu aşırı uzmanlaşma problemi, bütünü görmemizi engelleyerek bizi daha da dar bir alana hapsediyor. O hâlde, yüzeysel bilgileri bir kenara bırakıp fiziğe biraz daha derinden, köklerinden anlam verme çalışmamıza başlamalıyız.

Bu derinleşme çabasında benim ilk durağım, neredeyse çevirisini bulabildiğim tüm eserlerini okuduğum İbn-i Heysem'dir. Bana göre ilk gerçek fizikçi ve bilim insanı odur. İnsanların ona veya bilime genel geçer ne anlam yüklediği, popüler uzlaşıların ne söylediği burada beni pek ilgilendirmiyor. Zaten bu konuda ne sağlam bir ortak zemin bulmak mümkün, ne de çoğunluğun kullandığı kavramların aslında ne anlama geldiğinin farkında olduğunu düşünüyorum. Çünkü sormamız gereken sorular çok daha köklü: Bilim sadece yürünen bir yol mudur, yoksa katı bir metot mu? Eğer bir metot ise, hangi biçimde kavranır ve hayata geçirilir? Bilim için "bilmek" ve "yapmak" gerçekten aynı anlama mı gelir?

"Hakikati arayanın görevi, okuduklarına güvenmek değil, onlardan şüphe ederek bizzat doğayı sorgulamaktır." — İbn-i Heysem

Bu sorgulamanın ışığında, tarihin en büyük deneycisi Faraday’ı nereye koyacağız? Onun laboratuvarda edindiği bilgi, çağdaşlarının teorik bilgileriyle aynı sıfatları taşımamasına rağmen, bugün elektrik hakkında bildiğimiz o devasa dünyanın temelleri onun zihninden ve ellerinden çıktı. Saf bir meraktan doğan o deha, benim dünyamda Heysem’den ve Newton’dan sonra çakan en parlak ikinci kıvılcım oldu. Son kıvılcım ise Einstein’dan geldi. Aslında bahsettiğim bu isimlerin her birinin yolları, tamamen bağımsız tarzları ve nevşahsına münhasır kimlikleriyle ortaya çıkmıştı; birbirleriyle doğrudan kesişmiyor, ancak aynı hakikatin farklı yüzlerini aydınlatıyorlardı.

Benim yolum ise... Ben burada adımlarımı Heysem’in izlerine basarak atıyorum. Onun ulaştığı bilgi bence diğerlerine göre daha ilkel görünebilir; ancak kendinden öncekilerin dogmalarını yıkan sorgulayıcı tutumu, içinde bulunduğu toplumun sınırlarını aşan deneysel ruhu ve özellikle de bin yıllık Aristo fiziğini temelden sarsma cüretini kendisinde bulması, bana muhteşem bir kimlik, bir duruş sunuyor. Fiziği, onun anladığı o isyankâr ve meraklı yoldan anlamaktan hoşlanıyorum. Diğer yandan Faraday’ın deneye olan sarsılmaz inancına ve teorilerden bağımsız özgürlükçü yapısına hayranım. Einstein’a gelince... Onun için sadece "deha" kelimesini kullandıklarında, bu onu tanımlamak için çok küçük bir sözmüş gibi geliyor. Einstein, tüm bilim insanları içinde belki de en fazla hata yapan, ama o hataları yapmaktan bir an bile korkmamasıyla tarihe geçen bir insan. İşte ben de kendi serüvenimde hata yapmaktan, düşmekten ve yenilmekten korkmuyorum; durup, adım adım ilerleyerek gerçek bir eğitimin, hakikatin o büyük yapbozunun bir parçası olmak istiyorum.

Biraz daha derine indiğimizde karşımıza asıl büyük duvar çıkıyor: Metot. Uzun bir süre ben, soru çözmeyi çok seven ama her seferinde bu eylemi sadece bir "bulmaca çözmek" gibi gören bir insandım. İçimde bir şeylerin eksik olduğunu, yaptığım şeyin bana gerçek bir "bilim" hissi vermediğini biliyordum. Ne zaman ki bu büyük ustaların yazdıklarını okudum, onların doğayı sadece tahtadaki bir problemi çözmek için deşmediklerini anladım. Onlar, sırf yeni bir deneysel veri, yeni bir bakış açısı oluşturabilmek için yanılmayı bile göze alıyorlardı. Bu uyanışın ardından Thomas Kuhn’u okuduğumda bilime, özellikle de modern bilimin işleyişine dair bakış açım tamamen değişti. Tabii daha önce kendi zihnimde el yordamıyla bulduğum düşünceleri, Kuhn'un satırlarında formal, keskin bir dille tekrar duymak, bu fikirlerin içimde çok daha derinlere kök salmasına neden oldu.

Peki, tüm bunların ışığında bilim gerçekten nedir? Bilim; hakikat diye bir şey varsa, onu bulmak, onu anlamlandırmak ve usulca doğanın izini sürmektir. Arkasında felsefi bir temel barındırmayan, metafizik bir zemine oturmayan ya da bu zemini anlamlandıramayan bir bilim çabası, tamamen mekanik ve anlamsızdır. Çevremde tanıdığım, kendine gururla "fizikçi" diyen ve teknik olarak benden çok daha iyi olan herkeste ortak bir eksiklik görüyorum: Çoğu zaman ne dediklerinin felsefi derinliğini bilmiyorlar gibi hissediyorum. Uzun yıllar mantık okuduktan sonra, günümüz fizikçilerinde ciddi bir felsefi ve mantıksal kavrayış eksikliği olduğu kanaatine vardım. Yakın dönemde kuantum mekaniğindeki Everett yorumunu (Çoklu Dünyalar) okuduğumda ise, evrenin bizim katı mantığımızdan çok daha esnek, çok daha sınır tanımaz bir mantık örgüsü olabileceğini düşünmeye başladım.

O hâlde karşımıza çıkan bu sorunları nasıl çözeceğiz? Fiziği sadece bize sağladığı faydalar üzerinden değerlendirdiğimiz, kendimizi anlamak için yaptığımız zor bir iş olarak mı kabul edeceğiz? Ben tam bu noktada, sırf okumuş olmak için okumayı ve belirli bir konuda sadece "bilgin" olma çabasını bırakmaya karar verdim.

"En güzel ve en derin duygu, gizem karşısında hissettiğimizdir. Bütün gerçek bilimin tohumu budur." — Albert Einstein

Kendime bir isim seçebilecek olsam, "Hezarfen" demek isterdim; çünkü uçmak için sebat etmeyi, o sınırsız gökyüzünde hayal kurmayı özledim. Modern çağ ve onun getirdiği mekanik bilim anlayışı, insanların elinden doğaya hayran olma, o gizem karşısında büyülenme cüretini söküp aldı; doğadaki o tarifsiz güzelliğin ve ihtişamın yerini formüller ve hesaplar işgal etti. Bir resmin nasıl yapıldığını saatlerce anlatabilir, boyalardan, fırça tekniklerinden bahsedebilirsiniz; ama ağzınızdan dökülen kelimelerin hiçbiri, o resmin kendisi olmayacaktır.

Modern insanın anlamamakta direndiği şey tam olarak budur: Anlam, kelimelerle veya denklemlerle basitçe açıklanabilen bir şey değildir. Anlam, tanımı gereği insanın kendi ruhunda idrak ettiği; yani tecrübi olarak zihninde işlediği, bir heykeltıraş gibi oyduğu ve şekil verdiği özel bir levhadır. O levhadan günün sonunda ne çıkacağı ise, artık fiziğin değil; ahlakın ve insanın özünün meselesidir.